19 Ocak 2011

burdasın her neyse!

macintosh, safari. ehehe! anında girdin ya, çakal seni.

14 Ocak 2011

Gece Yarısı Mezarlığı

Bilmiyorum tam olarak ne kadar dipteymişim o zamanlar. Herhalde şimdikinden biraz daha iyi bir haldeydim. Gerçi her iki durumda da sıfırı tüketmiş oluyorum ya neyse.

17 yaşındaydım o zamanlar. Ne İpek Ongun'un vaktinde okuduğum o basit hezeyanlarla dolu Yaş on yedi kitabı ne de Teoman'ın Daha on yedi on yedi on yedi diye dürüp giden şarkısı tanımlayabilirdi beni. Ben de arayışta olan herkes gibiydim: kendimin özel olduğuna inanıyordum. Hatta o kadar özeldim ki ben bile çözememiştim niye yaşadığımı. Zaten benimle ilgili hemen her şey buraya çıkar: Yaşamak, yaşamaya çalışmak.

Karadeniz Ereğli'de yaşıyordum o zamanlar. Önümde her neyse ve ezgi adlı iki kız otururdu sınıfta. her neyse zaten her neyse'ydi işte. Her şeyiyle özeldi benim için. Ezgi de bambaşka bir şeydi. İki en yakın arkadaştı onlar ve ben arkalarında hiçbir şeyi umursamadığım dünyamda dinlerdim onları. Birbirleriyle tartıştıklarında anlar, ama hiç belli etmezdim. Birden çok kez ikisi de farklı zamanlarda bana gelip dert yanarlardı birbirleri hakkında. İkisine de bir şey demezdim, akıl vermezdim, yol göstermezdim. Daha sonraları sevgilimle ilişkimin de ana maddesi olacak şey geçerliydi: Kimsenin İlişkisine karışma. İster arkadaş, ister aile bireyi, ister sevgili...

Bir gün yine ben sessiz sakin hayatı sorgularken önümde her neyse ile ezgi kavga ettiler. Gözümün önünde tartışıyorlardı sessizce. Bir ara Ezgi ile göz göze geldim, duyduğumu anlayıp sustu. Onun suskunluğu bana şunu sordurdu: Yalnız olsaydık bu dünyada, sadece tek olsaydık, yine de susar mıydık? Kişinin kendine saygısı, özverisi, çabası olur muydu? Ne bileyim mesela osurur muydum kimsenin olmadığını bildiğim bir sinemada? Ya da bomboş bir lokantada yemeğe tükürür müydüm? Her şeyden önemlisi de, bu sikik hayatta nerede yalnız olabilirdim? Gerçekten yalnız demek istiyorum. Sonra cevabı buldum: Mezarlık. Soğuk, umutsuz, karanlık mezarlık.

Eh eğer o tabuta gireceksen önce tabutun gireceği yeri görmeli insan değil mi? Bugün ya da yarın ne fark eder. İlla ki öleceğiz işte. Ölüm, ölüm. Ölüm!

Bu düşünceler nereye kadar durabilirdi beynimde? O gece çıktım evden dışarıya. Ereğli'de Ereğli Lisesi'nin yanında bir mezarlık vardı. Gece oraya girdim. Uf, şimdi bile tüylerim diken diken oluyor. Bunun sebebi gecenin bir vakti kapkaranlık mezarlıkta olmak değildi, orada ne kadar rahat hissettiğimi fark etmekti. Sanki defalarca gelmişim gibi, sanki orası evimmiş gibi.

Gece vakti mezarlık korkutucu olmalıydı. O karanlıkta mermerlerden gelen ürkütücü sessizlik yoğun olmalıydı, her an bir gölgeden bilinmedik bir şey çıkmalıydı. Ne mırlayan kedi, ne ağaçların korkutucu siluetleri etkilememişti beni. Ben o çok klasikleşmiş tabirle yaşayan ölü'ydüm sanki. Ve ben dolaştım o gece orada. Üç saate yakın zaman geçirdim sessizlikte. Korku duymaya çalıştım, uçsuz bucaksız büyük mezarlıktan kaçmamı sağlayacak o azıcık korkuyu hissetmeye çalıştım. Olmadı... Korkmadım, korkamadım... Gündüz gözüyle hüzünlü gelen mezarlıklar gece gözüyle daha da hüzünlü olurmuş onu fark ettim.

Sormuştum kendime: Madem bu kadar rahatsın, niye yerini hemen ayırtmıyorsun?

Buna verecek cevabım yoktu. Vardı da, henüz şekillenmemişti kafamda.

13 Ocak 2011

"ağla, ağla... içinde hiçbir şey kalmayana dek"

...ve sarıldım ona. Ağlamasına izin verdim kollarımda. O kadar çok ağladı ki, uyuyakaldı. Masumane bir tavırla kalktım yanından, başka bir odaya geçtim. İçinde tanıdıklarım olan, içkinin tavan yaptığı odaya. Arada bakıyordum koridorun sonunda sağdaki o odaya. Kapkaranlıktı, içinde bir canlı olduğuna dair herhangi bir belirti yoktu.

“Neyse, ne oldu neymiş sorunu?"

“Yok bir şeyi abi, klasik kız sorunları işte" dedim. Ama öyle değildi. Sorunları klasik olmaktan çok uzaktı ve o bunu sadece benle paylaşmayı tercih etmişti. Anlattıklarının yükü omuzlarımdaydı artık. Onun yükünü kendime almıştım. Onun acısını bölüşmüştüm... Odada üç kız - iki erkektik. Bir evin salonunda, Mavişehir'deki bir apartman dairesinde. O kızın eviydi, karanlık odada bir başına uyuyan o masum meleğin. Salondaki dört arkadaşla yakın değildim. Hatta tanışalı iki hafta olmuştu sadece. O kız tanıştırmıştı. O kız, arkadaşım... Sevgilim değil. Hiç olmadı, hiç olmayacak. Tıpkı... Her neyse, dağıtmayayım konuyu.

“ Bir de ben gidip bakayım." dedi sarışın kız. Adı Emine, oldukça güzel bir kız. Gerçi ne bana ne kendisine hayrı var güzelliğinin...

…Hepsi votka içiyor, ben viskiyi tercih ediyorum. Odadaki o masumiyet de öyleydi. Bir anda kaptırıp kendini koyverene kadar içmişti viskisini, paylaştığımız şişeden. Ne oluyor niye ağlıyor bu demeye kalmadan sarıldı bana sıkıca. O sarılmayı unutamam, hayatta bana hiçbir insan öyle sarılmadı. Sımsıkı, gitmekten korkarcasına. Sanki bana "Düşüyorum tut beni!” diyordu kolları. "Bırakmam seni, bana güven" diyordu kollarım. Sonra gözyaşları omuza ulaşır olduğunda gittik onunla o karanlık odaya. Salonda çalan salak şarkı burada duyulmuyordu. Kız, telefonundan benim onunla tanıştırdığım Ane Brun'ı açtı. Hiç unutmam, to let myself go'ydu açtığı şarkı.

"Anlatmak ister misin?" dedim. Kafasını salladı yavaşça, uzanıp elimi tuttu sıkıca. Ve konuşmaya başladı, akıttı içindeki zehri… Nasıl yazabilirim ağzından dökülenleri? Yazabilecek gücüm olsaydı dahi mahremine saygımdan yazmazdım. Ama o yükü hâlâ taşırım omuzlarımda. Taşıyorum da... Ağladığında o tükenene kadar, saçları parmaklarımın arasında kaybolduğunda dahi içeridekilerin sesini, hiçbir şey olmamış gibi devam eden muhabbetlerini duyabiliyordum. O ve ben farklıydık, o ve ben acı nedir biliyorduk, o ve ben bir hüzne ortak olabiliyorduk. O ve ben, o kadar yalnızdık ki... Bana anlattıklarından kahrolsa dahi yalnızlığına birini ortak edebildiği için mutlu olduğunu anlayabiliyordum. Hüznün içindeki yalnızlık acısını hissedebiliyordum.

Aradan altı aydan fazla zaman geçti. Bugün aylar sonra ilk defa ondan haber aldım. Gittiği İtalya'dan atmış mail'i. "Yalnızım, korkuyorum, mutsuzum, ağlıyorum, yardımına ihtiyacım var ama senden yardım istemem artık. Kendisinden daha umutsuz birinden nasıl yardım isteyebilir insan?" yazıyor mail'in son cümlesinde.

Evet. Umutsuzum, mutsuzum. Korkmuyorum ama korkmayı istiyorum. Korkmayan insan her şeyi yapabilir. Yapabileceklerimden çok koruyorum.

10 Ocak 2011

İnsanın kaderini kabullenmesi

"...Her insan böyle ölmeli."

OZ'da geçiyordu bu cümle. Aradan yıllar geçmesine rağmen bunu unutmamışım. Komik aslında; o dizide o kadar psikopatça, manyakça ve asla unutamayacağım şeyleri gördüm fakat aklıma ilk gelen şey bu dümle oluyor diziye dair.

"İnsanın kaderini kabullenmesi, her insan bu şekilde ölmeli..."

Acaba kendi ölümüne adım atanlar da kaderlerini kabullenmiş mi oluyorlar? Ya yarıda bırakmayı seçtikleri düşüncesi? Kaderleri yarıda mı kaldı yoksa intihar etmeleri kaderlerinin sonunda yaşayacakları mıydı? Paradoksallık içinde eritebilirim bu inancı.

"Eh, bir nevi günlük zaten"

Yok aslında tam olarak değil. Günlük yazarken bilirsin okunma riski olduğunu. Gün gelir annen, baban falan bir şekilde ele geçirebilir günlüğü. Açıp okuyabilirler ve orada "Alican bugün bana gülümsedi... Alican bugün elimi tuttu... İlk öpüşüşümüz... Artık tek erkek beni doyuramıyor..." minvalli yazılar bulabilirler. İşte bu risktir günlüklere her şeyini yazdırtmayan.

Aynı şekilde biri çıkıp "Zaten blog demek günlük demek" deyince orada dur diyorum. Günlüklerin kimlikleri olur. Annen senin günlüğünü kocasınınki sanmaz mesela. O yüzden bloglar ayrı bir olay. Günlük falan değiller. Günlüğün halka arzı olabilirler -ki zaten o da budur.

Sonuç olarak, ne kadar çabalarsan çabala kendinden kaçamayacaksın. Hep bir adım arkanda olacak gerçeğin. Acıların.

09 Ocak 2011

Gitmek

Bazen ne kadar kolay oluyor. Sadece "git" demek yetiyor. Hatta kabalaşıp "siktir git" dediğim de olmadı değil. Hoş, küfre karşı değilim zaten. Özellikle de saygıyı hak etmeyen insanlar için. Öyle ki, tek yapman gereken her şeyi yok saymak. Ne geçmiş, ne yaşananlar ne de onun ifade ettikleri değerli artık düşüncesiyle hareket etme özgürlüğü çok az durumda bulunabilen bir şey.

Sanırım insanın bunu yapmak için tek ihtiyaç duyduğu şey git dediği kişiye ihtiyaç duymayışı.

Lise günleri özlemin

Anlayamıyorum bunu. Sadece burada da değil, sözlükte de vurgulamışsın bunu. Lise günleri nedir ya? Benim kadar mutsuzdun sen de o günlerden. Önümde oturuyordun, bakıyordum sana ve sen hep umutsuzdun. Güldüğün zamanlar ne kadar doğal gülerdin ve bana hâlâ börek sözün var. Bak bunu hatırladığım ne iyi oldu.

Şizofren bir şair gibi yazdığımı fark ettim. Sadece iki kişinin anlayabileceği bir şeyi istediğinde buraya gelip okuyacak olan herhangi bir okuyucu için anlamlı kılmaya çalışıyorum. Halbuki tüm açıklığımla "Hepiniz burayı terk etmelisiniz. Burada size acı ve hüzün dışında hiçbir şey yok!" demeliyim. Burada bir her neyse vardı, o biraz daha mutluydu. Biraz daha umutluydu. Ama hiçbir zaman yeteri kadar olamadı. Ne şanslı ki hiçbir zaman benim battığım kadar batmadı da.

Yeniden Hayata

Ah be... Yazmış buraya eski dostum. Zaten değiştirdim onu, yok ettim blogun o halini. Yeniden hayata pek benlik değildi. Yeniden doğmak isteyen kim? Hiç doğmamış olmayı dileyen bri için ne ironikti. Bunu söylememiştim ona hiç, zaten ona kalmıştı blog, tek başına yazıyordu. Ben, pek çok şeyde olduğu gibi, bunda da onu yalnız bırakmıştım.
Şöyle bir şey var: Bazen sadece içinden akanı yazıyorsun. Bunu yaparken Yeniden Hayata gibi umut verici bir şeyi barındırmak istemiyor bünye. İkinci bir yaşama şansı verilemeyecek kadar çok mahvettim kendi hayatımı. Bana değil de, daha çok hak eden birine verilmesini isterim o hakkın. En nihayetinde benim hayatımın caps lock'ı sürekli kapalı. Küçük harflere, minimum'a indirgenmiş duygulara alışığım ben. En çok koyanı da o minimum'ların hayatımı bu derece etkileyebilmesi. Bazen düşünüyorum kendi kendime, bu hapsolduğum saygısız benlikte daha ne kadar zorlayabilirim kendimi? Dört ayak üstüne düşmemiş bir kedi şaşkınlığına sahibim. Aynaya bakmak bile istemiyorum: Sevmiyorum gözümdeki ölülüğü. Tezgahn üzerine serpilmiş balıkların gözünden hiçbir farkı yok. İçindeki fer bitmiş, tükenmiş. Mezardan sesleniyor bana. Çağırıyor beni.

Daha ne kadar direnebileceğim? Söyle bana her neyse, daha ne kadar?

23 Mayıs 2010

little children

pek cok guzel replik vardi filmde ama bir tanesi bilhassa dikkatimi cekmisti:

"You're a miracle, Ronnie. We're all miracles. Know why? Because as humans, every day we go about our business, and all that time we know... we all know... that the things we love... the people we love, at any time now can all be taken away. We live knowing that and we keep going anyway. Animals don't do that."

gecenlerde ikinci defa izledim filmi. icimde tuhaf bir his birakti. cocuksu isteklerimizle insani arzularimizin arasinda sikisip kalmanin getirdigi "status quo bias" denen zimbirti filan. sanirim biz daha anlayamadan gecip gidecek her sey, hayat.

arayis icerisindeyim gibi

baslamadan once not: bu igrenc klavye icin ozur diliyorum.

yasadigim anlardan nasil zevk alabilirim, bilmiyordum ve cesitli yollar denemeye karar verdim.

once dusunmeyi biraktim. beynim bos, sersem, saskindi, boylesi serbestligi hic yasamadigindan olsa gerek, surekli olarak ilgilenip yogunlasabilecegi seyler araniyordu. pek cok secenegim olmasina ragmen, izin vermedim kendime. dusunmeyi birakmam gerekiyordu ya, beynimin calismasini bir sure askiya almaliydim.

bir sure gecti boyle. nasil gectigini pek hatirlamiyorum, cunku sistemi devre disi birakmistim, fakat bu durumun hic ama hic hosuma gitmedigi asikardi, o kadarini sezebiliyordum. vazgectim.

bir sure asiri mutluluk haliyle gezinmeyi denedim. onume ne ciksa gulme potansiyelim vardi, bazi gunler eve dondugumde yanaklarimin agridigini hissediyordum hatta. etrafimdaki insanlarin cogunlugunun pozitif olmasi, ve belki de benim onlara ayak uydurabilmeyi basarmis olmam gibi bir sey soz konusu olabilirdi, fakat emin degildim yine de. bastiriyordum asagilardan kabaran olumsuz dusunceler silsilesini, ve ben bastirdikca bir yerlerde delik aciliyordu. yine vazgectim.

sonunda bir gun icimde ne varsa doktum yakin bir arkadasima. bunca seyi neden bu kadar uzun sure kendime sakladigimi sordu, bilmiyorum dedim. kendimi ona acabilmem daha yakin olmamizi sagladi ama. bu da beni mutlu etti. ilk defa demeyeyim, fakat acikcasi uzun zamandir ilk defa birilerine kendimi anlatabilmis olmamin getirdigi ferahligi ve mutlulugu yasadim. rol yapmama gerek yoktu artik, en azindan onun yaninda. bana kendimi iyi hissettirebilen az sayida insandan biri oldu, beraber yer icer, beraber calisir, beraber eglenir olduk. bana bir mutluluk kaynagi iste.

bunu bir kenarda sakladim. ne zaman istesem, ne zaman istesek beraber gulebiliyoruz cunku ve bir seyi zoraki yapmamanin verdigi rahatlik hissi bambaska bir sey.

simdilerde kendimi soyutlamayi deniyorum. eskiden uzak durdukca baskalarindan, onlari disaridan izledikce eglenirdim. bu durum beni tatmin ederdi, hala ediyor mu, meraktayim.