30 Ocak 2011

"Zaten tek suçlu bendim"

"Hiç intihar eden biriyle yüz yüze geldin mi?" diye sordu bana. "Hayır" dedim. Konunun bir anda buraya gelmesine şaşırmıştım. Ne de olsa daha tanışalı yarım saat oluyordu.
"Şanslıymışsın" dedi, sonra sessizleşti. Büyük ihtimalle hayatımda tanıdığım benden daha sessiz tek insandı. Yani iki kayıp ruh, iki acı dolu insan. Şehrin bambaşka bir yerinde, kimsesiz bir şekilde yan yana geliyorlar. Biri mutsuz, dalmış gitmiş denize bakıyor. Otraköy'ün ilerisinde, Arnavutköy'e doğru giderkenki parkın orada. Karanlık zaten deniz, içinden çıkılacak bir yanı yok karanlığının.

Ben oturuyordum önce. Yanımda içki yoktu, sigara zaten kullanmıyorum, hayat boyu esrarın hiçbir türünü kullanmadım. Sonra o geldi yanıma. Ateş istedi, yok dedim. Uzaklaştı omuzlarını silkip. Yaklaşık yirmi metre ileride bir balıkçıdan aldı ateşi. Onu izledim, hareketlerindeki donukluğu hissettim. Sonra yanıma geldi salına salına.

"Ne işin var burada bu saatte yalnız?" dedi. Sırıtıyordu hafifçe. "Niye, başıma bir şey mi gelir?"
"Burada neyin kime nasıl geleceği bilinmez. Her an başına bir şey gelebilir."
"O yüzden mi buradasın?"
"Evet"

Evet demesini beklemiyordum. Hatta bu kadar içten olmasını da beklemiyordum. İzin aldı oturdu yanıma. Sessizce içiyordu sigarasını, ben de sessizce bakıyordum boğaza. Kafamı biraz çevirince Köprü'yü görebiliyordum. Yeşildi ışıkları bu gece.

"İntiharını gördüğün kişi kimdi?" diye sorunca ben, duraksadı bir süre. Sakallarını kaşıdı hatta. Çok değil, en fazla yirmi beş yaşındaydı. Benden daha mutsuz olduğunu anlayabiliyordum.

"Acıklı bir aşk hikayesi. Ben anlatırım da, sen dinlemek ister misin?" dedi. "Çok klişe oldu bu" dedim. Güldü, "Zaten anlatmayacaktım" dedi. Sonra sustuk ikimiz de. Tam sekiz tane sigara içti yanımda. Toplasak iki dakika konuşmamışızdır tüm o süre boyunca. O kendi sebep olduğu benim hiçbir şekilde tahmin edemediğim ölümü düşünüyordu, ben onun sebep olduğu tahmini imkansız ölümü.

"Gidiyorum ben" dedim. İki kaybolmuş insanın birbirine ulaşmasının imkansızlığını fark etmiştim o an. Ne o beni rahatlatabilirdi, ne ben onu. "Gel beraber yürüyelim Beşiktaş'a kadar" dedim. Omuz silkip kalktı. Yürüdük. Tüm o yol boyunca bir kelime bile konuşmadık. Sanki postmodern bir filmin ortasındaki iki karakter gibiydik. Benden daha bitik bir adam olarak o başroldeydi.

Üsküdar iskelesi'ne geldik Beşiktaş'taki. "İyi bir hayat yaşa" dedi bana vedalaşırken. "Sen de" dedim sakince. "Ve bir aptallık yapma kendine."
"O yollardan geçtik be abi, takma hiç" dedi. Başımı sallayıp ayrıldım yanından.

Hiçbir şey konuşmadan en çok şey paylaştığım insan olarak asla gitmemecesine girdi anılarıma. Adını bile sormadım. Benimkini de o sormadı. Birbirimizi hayat boyu görmek istemiyorduk bir daha, bunu anlayabilirsiniz. Kim yitik bir insanla düzlüğe çıkabilir ki?..

29 Ocak 2011

Açlık

15 Ağustos Çarşamba

Acıktım. Ne yalan söyleyeyim hayvanlar gibi acıktım. Kızarmış bir piliç, soslu bir makarna, taze bir pırasa için yapmayacağım şey yok. Hatta kereviz için bile hayatımın on yılını veririm. Ama benden sonra bu günlüğü bulacaklar için en iyisi biraz yaşadıklarımdan bahsedeyim ki mantıklı olsun. Dünya üzerinde günlüğüne “Acıktım” diye başlayan tek insan benimdir herhalde. En azından bir “sevgili günlük” yazabilirdim. Olmadı. Kızarmış kuzu budu. Ohhh nefis.

İki hafta önce sırt çantamı ve kredi kartımı alarak seyahate çıktım. Amacım bilmediğim yerlere gitmek, doğa ile haşır neşir olmaktı. Hani Karadeniz’in yaylaları, Güney Doğu’nun dağları falan filan. Bir aylık senelik iznim vardı. Hem zaten hayat boyu hep istemiştim doğaya açılmayı. Kızarmış patates. Sosis. Ama kısmet bu sefereymiş.

Karadeniz’den başladım turuma. Henüz ilk gün, lanet şansıma bak, dağlara çıkışımın ilk günü ayı çıktı karşıma. Allah sizi inandırsın ben nasıl tırsıp nasıl koştum hiç hatırlamıyorum. Benim insanüstü hızımdan ayı da etkilenmiş olacak ki kovalamaya tenezzül etmedi bile. Yüz beş kiloluk bir kütle olan ben, o koşu sonunda yetmişe düşerim diye düşünmüş olabilir. Sonuç olarak ben ayının beni takip etmemesine zerre değer vermedim ve kusana kadar koştum. Sonuç? Kayboldum! Tam iki haftadır, ormanın derinliklerinde Tarzancılık oynuyorum. Üstelik sanırım çok da pis kokuyorum çünkü ilk günler üstüme gelen orman hayvanları artık benden uzaklaşır oldular. Keşke gelseler yine. Ali nazik. Tas kebabı. Kadayıf. Keşke gelseler de tutup yesem birini. Meyve ve ot yemekten sıkıldım. Açım lan açım!

16 Ağustos Perşembe

Tavşan! Tavşan gördüm. Onu yuvasına kadar takip ettim. Birazdan çıkaracağım ve yiyeceğim! Kafayı sıyırmadığımı belli etmek için yazıyorum buraya. Tavşaaaaaan!

30 dk sonra

Kaçtı! Orrrrosppu çocuğu çok hızlıymış. Şimdi o ayı bana bakarken neler hissettiyse ben de aynılarını hissediyorum. Açım ben. Bıktım kozalak yemekten. Bıktım be bıktım! Artık midemi unutup çıkışı bulmam lazım. Yoksa bu dağlarda sebze insanı olup çıkacağım. Hatta kafam da domates gibi olur. Belki oluyordur bile. Kırmızı. Eheheh, ne esprili oldum ya. Açım bu arada yazmıştım di mi?

29 Ağustos (günü umurumda değil)

Var ya ben şu an kızarmış köfte yemekten bitap düşmüş bir geri zekâlıyım. Her şeyi anlatmalıyım; ama korkuyorum aptal muamelesi görmekten.

En son çıkış yolu bulmalıyım yazmışım. Meğerki çıkış yolu zaten oralardaymış. Çevreyi adam gibi inceleyip başımı midemden uzaklaştırabilseymişim görecekmişim. Artık nasıl bir mallıksa benimki, koskoca baz istasyonunu görmemişim arkadaş. Baz istasyonu demek medeniyet demek. Medeniyet demek yemek yemek demek. Hayvanlar gibi, geberinceye, patlayıncaya kadar yemek. Öyle bir yemek ki üç şişe soda içerek kendine gelebilmek. Yüklem kullanamamak. Ben sizin dili bilmemek.

Ben baz istasyonunu görünce bir anda kafama dank etti. Koştum oraya. Ben koşarken bir ayı yavrusu gördü beni. Yüzümdeki delice sevinçten ve ona bakarken etli butlu olduğunu düşünmemden dolayı olsa gerek sıvıştı bir anda. Koşup yakalamayı düşündüm; hem böylece çevredeki şişko ve etli annesi de gelirdi ve bana bir öğün yetecek kadar et olurdu. Ama vazgeçtim. Baz istasyonunda telefon olabilirdi. Ben de böylece arayıp beni kurtarmalarını söylerdim. Ayrıca şu 30 dk’da teslim eden pizzacıları da arayıp otuz - kırk pizza sipariş ederdim. “Ve” dedim kendi kendime “Eğer otuz dakikayı bir dakika bile aşarsa seni ve motosikletini yerim!”

Sonra n'oldu? Baz istasyonu bomboştu arkadaş. Üstelik ayıyı da kaçırmıştım bu yüzden. Zaten baz istasyonu diyorlar ya, adı öyle sadece. İstasyon falan değil. Cazır cuzur ses çıkaran aletler var sadece. Peki, ben ne yaptım? Bir gün ve bir gece uğraşarak oradaki her şeyi yerle bir ettim. Böylece ekipler gelecekti tamir için. “Ayı saldırdı herhalde” diyeceklerdi. “Büyük bir ayı olmalı, en az bir ton. Yoksa nasıl parçalasın onu!” Nitekim öyle de oldu. Bir ekip geldi iki gün sonra, yani bugün. Ben onları görünce nasıl koşturduysam üstlerine doğru, üçü de arkasını dönüp son hızla kaçmaya başladılar. Ama ben onların ellerindeki çantada et kokusu almıştım bir kere. Durmadım. Durur muyum lan! Kovaladım herifleri. Ayrıca koşarken nasıl karı gibi çığlık atıyorlardı duysanız ölürdünüz gülmekten. Ben gittim en yaşlı ve göbeklilerine ellerimi geçirdim.

“Yapma n'olur yapma!”

“Yemek ver lan! Yemek ver lan!”

“Al her şey burada al!

Aldım. Anında parçaladım çantayı ve içinden ekmek arası peynir domates çıktı. Artık nasıl bir hızla yediysem boğuluyordum. Çoktan karşıki tepeye varan diğer ikisi bu sefer durumu anladıkları için bana doğru tüm hızla koşuyorlardı. Artık tam hamburger şekilli yıldızlar görmeye başladığımda suyu uzattılar bana. Bir diktim ki sormayın. Dağda susuzluk çekmemiştim hiç; ama dağda yemekten boğulma tehlikesi de yaşamamıştım. Böylece suyun yardımıyla yuttum o lokmayı. Sonra, daha bakışımı diğer ikisine çeviremeden önüme yığdılar tüm yiyeceklerini. Valla beş altı ekmek yedim herhalde. Karnım biraz yatışmıştı. İyi ki de öyle oldu; çünkü içlerinden biri baya etli butluydu. Bunu onlara söylediğimde yüzlerinin aldığı ifadeyi görseniz altınıza işerdiniz gülmekten.

Neyse. Çok uzatmadan bitireyim bu olayı da. Günlük tutmak açken vakit geçirtiyordu. Şimdi sadece acıktırıyor. Acıktım yine. Makarnaaa! Dur birazdan yiyeceğim. Sonuca geleyim. Bunlar birkaç yere telefon ettiler. Bir de bana soruyorlar niye aramadın kimseyi diye. Lan sıska! Telefonum yanımda mıydı sanıyorsun? Öyle olsa ararım pizza siparişi veririm di mi! İşte bu herifler aradılar bir yerleri. O arada yerel bir gazetenin fotoğrafçısı geldi. Çekti fotoğrafımı. Hah işte şimdi anladınız di mi? Hani şu iki gün boyunca tüm TV’leri meşgul eden ‘Karadeniz Tarzan’ı’ var ya. İşte benim o. Yerde oturmuş ayı gibi yemekleri kavrarken ve saçım sakalım birbirine girmişken çekilmiş fotoğrafın sahibi benim. Bu günlüğe yazılanları da satacağım zaten. İyi para eder dediler. Yayımlasın bir gazete. İşe yarasınlar. Bu arada acıktım ben. Kesiyorum yazmayı. İyi bakın kendinize. Etli butlu kalın hep.

28 Ocak 2011

Sevgiliden Azar İşitmek ve Formspring

Her ne kadar ideal erkek tanımına yakın olsam da (selam ederim), bazen çok komik konuma sokuyor insanı bu şey. "Niçin formspring'de tanımadığım inanlarla iyi anlaşıyorum? Niçin tanımadığım kızlarla dertleşiyorum?"
Bazen aklın sınırlarını zorlayabiliyor bu tarz söylemler. Ne cevap verebilirim ki? Soru soruyorlar, cevap veriyorum. Kendime sormuyorum, kimseyi bana sorsun diye zorlamıyorum. Belli sayıda soru alana kadar oraya fotoğrafımı koymadım, hani sırf karşı cinsle etkileşime geçmek için kasanlar gibi.

Ben formspring kullanıyorum; çünkü orada kendimi tanıma fırsatını gördüm. Orada sorulan sorulara -özel hayatıma çok girmedikçe- cevap veriyorum; çünkü farkında bile olmadığım şeyleri görmemi sağlıyor. Kaldı ki anonim olma gibi bir özellik sayesinde insanın kendisine bile sormaya cesaret edemeyeceği soruları soranlar var. Onların cesareti benim kendi evrenime açılan bir başka boyut. O boyuttur ki beni kendi iç dünyamın dipsizliğinden belki de sonunda ışık olan bir yere yönlendirecek.
Bir kişi, adının Gizem olduğunu söyleyen bir anonim, bana "Ölmeyi istemek deva mıdır?" diye sorduğunda verdiğim cevap benim o konuda ne düşündüğümü gösterir. Eksik ya da fazla fark etmez, ana hatları elimde olur. Üstelik yazılı bir mecrada, ben istemedikçe silinemeyecek bir yerde. Kaldı ki ben Formspring'de diğer insanlar gibi sırf birilerine zekice cevaplar vereyim, havalı olayım, of laf sokayım mod'unda takılmıyorum. Belki de hayatımda şu an için en anlayışlı olduğum yer orası.

Niye bloga yazıyorum?

Çünkü bazı şeylerin elimde olmasını istiyorum. Bazı gerçekliklerin kağıda dökülmesini ve suratıma çarpmasını istiyorum. Acıdan kurtulmanın en iyi yolu daha çok acı çekmektir kanaatini hayata geçiriyorum.

Sence kolay mı sanıyorsun buraya yazdığım cümleleri okumak? Sence kolay mı Formsprig'de ölüm hakkında konuşmak?

Sen ki beni en iyi tanıması gereken kişisin.

27 Ocak 2011

Kayba Uyanmak

Bu sabah da herhangi bir sabahtan farksızdı. Haftalardır olduğu gibi yine sabahın ilk ışıklarına kadar uyuyamamamış, yorgun, bitap düşmüş bir adamdım. Formsrping'de vakit geçirdim, sözlüklerde vakit geçirdim, kitap okudum. Saat 8.00'e doğru uykuya daldım. Farkında bile değildim. Birkaç saat uyuyabildim en nihayetinde.

Fakat sabah... Bu sabahlar, beni uyumaktan alıkoyarlar. Aynı şekilde uyanmaya da korkutuyorlar. Bir bilinmeze uyanmak üzere olan her canlı gibi bende de tedirginlik ve bilhassa tereddüt en üst noktada oluyor. İster anne seslenişi, ister sevgilinin tatlı serzenişleri, isterse de telefonun lanet sesi olsun kişiyi uyandıran, bu kötü hissi yok edemiyor. Uyanmak ve kaybolmuş olmak. Fiziki bir mekanda değil, kişinin benliğinde. Hani şu kendisiyle yüzleşen insanların en sonunda benliklerini buldukları o sınır çizgisinde. Eh zaten buna istinaden geriye pek bir şey kalmıyor uyumak istememek dışında. Uyuma ki, uyanmak zorunda kalma.

Yaşama ki, ölmek zorunda kalma.

Bana kimse sormadı bu dünyaya gelip yaşamak isteyip istemediğimi...

her neyse

Bu blog'un yüzde ellisi hiçbir şart güdülmeden onundur. Ben üstünde oynama yaptığım ve aktif olduğum için hiçbir şey değişmez. Kendisi buraya bakıyor mu, bakıyorsa ne zaman bakıyor bilmiyorum; ama yapacağı her türlü değişiklik, düzenleme, yorum, yazı... tarafımca en ufak bir itiraza tabi tutulmaz. Birlikte yazıyoruz, umarım birlikte yazabildiğimiz günlere geri döner ve devam ederiz. Artık izleyicilerimiz ve belli bir sayfa görüntümüz de var. Biz bize değil de biz bize ve onlar bizeyiz artık.
Unutma güzel insan, burası senin yerin. Ben yokken bir yıldan uzun süre yazdın buraya bir başına. Unutmam onu. Gözüne hoş gelmeyen bir şey varsa değiştir, düzelt. Ekle/çıkar. Yeter ki benim hesabımı silme.
İyi bak kendine. Çok iyi hem de... Dost.

26 Ocak 2011

Bir kere de sen ölsen

Senle de sensiz de olmazken bazı şeyler, varlığınla yokluğun zaten birken benim için, içimde kalan son yaşam kırıntısı için de sen çabalasan ve benim için bu sefer sen yaşasan? Tüm bir benliği uğruna adadığım, sevgiliden daha üste koyduğum senin olma isteğimi yok etsen, olmaz mı?

Ölüm.

Yapmasan bu kadar, yaklaşmasan ilkel benliğime. Beni de çekmesen seninle beraber bu dipsiz karanlığa. Bir kere de sen ölsen benim için, hani çok seviyorsun ya uzaktan uzaktan seslenmeyi. Şarkılarla kendini gösterip varlığımla dalga geçmeyi iyi biliyorsun ya sen... Hani bazen bir isteksin sadece, bazen ağza alınmayacak bir küfür. Bir kere de diyorum sen ölsen benim için. Çıksan gitsen benliğimden, sen beni gelip alana dek orada dursan. Olmaz mı?
Güçsüzlere sataşmayı seviyorsun sen. Yaşama güçsüzce bağlı olanlardan bahsediyorum. Sen pamuk ipliği gibi hayatları bir kıvılcımla yakıp kendine almayı biliyorsun. Sen var ya sen, sen benim en büyük dostum olmalıyken senden bu kadar nefret ettiğime göre piçin teki olmalısın. Kendi isteğimle gelmem sana; ama sen de çok naz yaptın be gelmek için. Hani diyorum, bu seferlik sen ölsen? Çıkıp gitsen aklımdan. Sonsuza dek... Ta ki tek ilk ve son karşılaşmamıza kadar.

Soru çözmek/çözebilmek

Her şey bana formspring sayfamda sorulan bir soruyla başladı. Basit bir havuz problemini 3 kişi + bir sözlük dolusu adamla çözemedik. En sonunda çözdüğümüzde de beynim hiçbir şey anlamayacak kadar yorulmuştu. Emre diye bir arkadaşım var, onu yad ettim çok. Çatır çatır çözerdi bunları. ahan da formspring ve sonrasındaki sözlük linkleri...


not: sözlük link verdirtmiyor. neyse.

sayfa 15'te 356. entry'de başlıyor. oh be.

24 Ocak 2011

Dolmabahçe Sarayı


Hemen yanına bir otel inşa ediyorlar. Bitmedi inşaat. Daha doğrusu ilerlemedi sanki. Bu iş makineleri neredeyse her gün aynı şekildeler. Birkaç kere faal halde gördüm yalnızca. Ayrıca oraya yapacakları otel böyle tarihi falan değil de son derece modern bir görüntüde olursa çok gülerim. Hoş, zaten eskitilmiş modernliği de sevmem. Baştan sevmedim ben bu oteli. pfff.
(Fotoğraf dijital makineyle değil, gayet de eski tarz filmli makineyle çekildi. Slr bile değil)

22 Ocak 2011

Nasıl görüyorlarsa artık

Bugün sınıfta sunum vardı. Basic Design diye lanet bir dersin finali. Tüm sınıf, 20-25 kişi, aynı atolyede toplanıp herkesin önünde, projeni de alıp çıkıyorsun tahtaya ve anlatıyorsun projelerini. Önündeki masada dört tane ders hocası oluyor (bölüm başkanı da dahil) ve seni mümkün olduğunca sıkıştırıyorlar. "O çizgi niye orada?.. Üçgeni karenin soluna bir cm daha kaydırsaydın genel perspektifi nasıl etkilerdi?.. Gözün kaçış noktalarını sağa çekmek yerine niçin diyagonal bir yol izledin?.." vs gibi şeylerle yoruyorlar adamı.

Bugün saat 9.00'da başladı sunum ve saat 16.00'da bitti. arada iki kere on dakikalık sigara molası vardı sadece. İşte bu girizgahı yaptım ki ortamı ve içerideki biz öğrencilerin sıkıntısını anlayabilin. Bir saatin sonunda artık herkes öyle bir baydı ki sessiz olmayı, dinlemeyi falan bırakıp kendi arasında fısıldaşmaya başladı... Herkes kendi arasında konuşmaya başlayınca ben her zamanki gibi arka sıralara doğru sessizce uzaklaştım. Orada sıraya çöküp eskiz defterime o anki sınıfı tanımlamaya başladım yalnızca tek heceli kelimelerle. (Boş, yok, saf, mee -koyun anlamında-...) Derken yanıma biri oturdu. Dedim herhalde A...'dir (İsmini vermem hoşuna gitmeyebilir. Gerçi burayı okuyanlardan onu tanıyan biri olacağını sanmıyorum ama yine de mahremine saygı duymalıyım). Sınıfta her derste bir şekilde yanıma gelip kafamı ütülüyor bu kız. Çok iyi kız aslında; ama ikimiz birbirimizden o kadar farklıyız ki! Mesela o gece hayatını seviyor, partileri, dağıtmayı, disco ortamlarını falan... Ayrıca biseksüel olduğunu söylemişti bana geçenlerde. Gerçi bana dert yanarken sevgililerinden (kızlı erkekli baya kişi var cidden) hep kızlardan daha çok yakınıyor. Daha değerli hemcinsleri bu kız için. Her neyse işte, ben bu geldi sandım; ama kafamı kaldırıp bakınca bir başka kız olduğunu gördüm. Öyle pek muhabbetim yok. Adını dahi bilmiyordum. Neyse bu geldi böyle utana sıkıla rahatsız edip etmediğini sordu. Etmediğini söyledim. Bir süre boş boş eksiz defterimi kurcaladı. Çizimlere, notlara falan baktı. Sonra kafasını çevirip "Sen dizi falan izliyor musun?" dedi. Ama o kadar utanıyor ki bunları sorarken, niye anlamadım gerçekten. "İzlerim tabii ki" dedim. Sonra sevdiklerimi saydım. Sırasıyla Breaking bad, House, OZ, 24 falan. Şaşırdı.

"Dizi izleyeceğini sanmıyordum" dedi.

"Nasıl yani?" dedim.

"Bilmem ki, hiç öyle kendini bir şeye kaptırabilecek birine benzemiyorsun. Sanki tüm olaylar ve kişiler senin için fazla önemsizmiş gibi." diye cevapladı.

Tamam, sınıfta insanların beni merak ettiğini, gizemli bulduğunu, hakkımda bir şeyler öğrenmek istediklerini biliyordum. Ama bu derece abartmalarını beklemiyordum. Dizi izlemeyecek kadar kendimi soyutlamam nasıl bir düşüncedir?

Sonra ne mi oldu? İki saat boyunca aralıksız Platon'dan konjuştuk. Bana Platon'un idea'larının yanlış yorumlandığını düşündüğünü söyledi. Hatta kanıtlamaya çalıştı. Başaramadı maalesef...

20 Ocak 2011

Kalp

Bana gereken tek şey, şu an bu yazanları okuyabilen hepinizin sahip olduğu şey: Kalp. Bulunamazsa ben öleceğim. Korkarım ki çok fazla vaktim yok. Ayrıca utanıyorum bunu söylediğime ama “Çok korkuyorum!”

Adım yok benim. Tipim yok, yaşım yok, cinsiyetim yok. Elli yaşında bir anne de olabilirim dokuz yaşında bir erkek çocuk da. Sizler için ben sadece korku dolu bir ‘kalpsiz’im. Evet bunu söylemekten çekinmiyorum, ben kalpsizim. Kalbimi aldılar benim. Onu yok ettiler ve bana şimdi yeni bir kalp gerekli. Vücuda kan pompalayan o organ olmayınca yaşamak mümkün mü?

Durun size kalpsizlikten bahsedeyim biraz.

Bir adam düşünün. Bir şekilde kandırıyor insanları, dalgın olanları kaçırıyor veya zor durumdakileri buluyor. Bir adam düşünün, hayatınızın en karanlık anında sizi bulup daha da beter ediyor her şeyi. İşte o adam benim kalbimi çaldı. Hak etmeyen, kalpsiz, iğrenç bir adam aldı benim kalbimi. Aldı onu ve şimdi beni bu hastane odasında bir kalbe muhtaç halde bıraktı. Eğer hâlâ anlayamadıysanız daha da net açıklayayım bunu. Tabii bu arada bana dair pek çok şeyi de öğreneceksiniz…

İşten atıldım o sabah. Hem de ne için? Sırf bir arkadaşımı koruyayım, onun hakkını yedirmeyeyim diye. Ben atıldıktan yaklaşık üç saat sonra benim işlerimi (ve tabii maaşımı da) ona devrettiler. Ben de o günün gecesinde bir barda aldım soluğu. İçtim. Sabaha kadar, deliler gibi içtim. Yanıma çok yakışıklı bir adam geldi. Onunla konuştuk, onunla içtik, onunla seviştik. Sabah uyandığımda yanımdaydı. Gülümsedi bana. Çırılçıplak yatmış olduğumdan göğüslerimi ellerimle kapamaya çalıştım gayri ihtiyari. Gülerek çekti ellerimi. Parmak uçlarımı öptü. Sonra boynumu, sonra göğüslerimi, sonra…

Bir hafta sonra ona “bitanem” diyordum. Bir ay sonra “her şeyim” oldu. Bir yıl sonra da “orospu çocuğu pislik”… Şimdi mi? Şimdi sadece “hırsız”. En değerli şeyimi aldı, onu bir başkasına sattı. Sattığı kişiyi bulamadım. Polisler –her seferinde- bulacağız, merak etmeyin diyorlar. Ediyorum ama. Çünkü her geçen gün ölüme yaklaşıyorum. Hastane havası da bunu pek iyiye götürmüyor. Herkesin bana öleceğimi bilerek bakması hiç hoş değil.

Adı Cenk’ti. Benim adım da Minel. “Aşk” derdi bana arada. Nasıl da mutlu olurdum. Nasıl da sevinirdim. Bir tarafına soksaymış keşke o aşkı.

Bu sabah yine saatimin alarmı uyandırdı beni. Hemşireler gelmeden uyanmak çok hoşuma gidiyor… Saatim her zamanki gibi sadece benim duyabileceğim şekilde, frekansı çipimle uyarlamış olarak uyandırdı beni. Bazıları ben hâlâ bu eski moda saati kullanıyorum diye gülüyorlar bana. Neredeyse hepsi kendi çiplerine eklettiler o ve benzeri milyonlarca özelliği. Eh teknolojinin hızına yaklaşılmıyor. 50 sene önce insanlar hâlâ bilgisayar adını verdikleri şeyleri kullanıyorlardı. Sonra yerine çipler geldi. “Madem bilgisayarlara bu kadar ileri teknoloji yükleyebiliyoruz, aynısını kendimize niye yüklemeyelim” diye sordu psikopat bilim adamları ve işte şimdi böyleyiz. Kafanın içinde belli çipler var ve biz her birimiz zaten birer bilgisayarız. Neyse. Nereden geldim bu konuya yine? Herhalde mesleğimden dolayı olacak. Ne de olsa bir sosyolog olarak en büyük ekmek kapım son yüz yıl içinde insanoğlunun kendini inanılmaz ilerletmesi. 1980’den 2080’e ne çok şey oldu dünyada. Ama en önemlisi de benim kalbim çalındı. Benim için insanlık tarihinin en önemli olayı bu. Hatta tüm insanlık bununla son bulacak…

Az önce ablam geldi hastaneye. Elinde bir buket çiçek vardı. Tabii ki gerçek çiçek değil. Gerçeğini alabilmek için ya güçlü bir devletin başkanı ya da Google’da üst düzey yönetici olmak gerek. Yapaylarından getirmiş. Yeryüzünde kendini ciddi anlamda ilerletemeyen tek meslek ziraat olsa gerek. Kız kardeşime dedim bunu. Alındı üstüne. Ne de olsa kendisi bir ziraatçı. Bize önceki nesillerin miras bırakmadığı en önemli şeylerden birini geri getirmekle uğraşıyor: Ağaç.

“Bugün çok daha iyi görünüyorsun Minel.”

“Sen çok kötü bir yalancısın abla!” Cevap vermemesi gerçekten kötü olduğumun kanıtıydı. Kalpsiz bir şekilde yeterince uzun yaşamıştım zaten. Herkes bunun bir mucize olduğunu söylüyordu.

“Hepsi o Cenk denen şerefsiz yüzünden. Keşke öğrensek kalbini ne yaptığını.”

“Onun hakkında böyle konuşma abla!”

“Aman yani sen de!” İşin garip tarafı ben ağzıma geleni ona söylesem de başka birinin ona bir şey demesine dayanamıyordum hâlâ. Belki kalbimin yerindeki boşluk zamanla öğrenir bunu da.

“Neyse canım ben gidiyorum. İşe geç kalmamalıyım. Çok önemli bir gün bugün, ilk defa bir lale göreceğiz canlı olarak! İnanabiliyor musun, bir lale! Başbakan özel izin verdi bizi devlet korumasındaki botanik müzesine sokmak için. Dünyada kalan son canlı laleyi göreceğiz! İnanabiliyor musun? İnsan başka ne ister ki?”

“Kalp.” Bir anda suratı asıldı ablamın. Haklıyım diye değil, unuttuğu için.

“Hadi git işe abla, bugün senin için çok önemli. Öpüyorum.” Bana hüzünle baksa da lale görebilecek olmanın verdiği heyecanla ayrıldı yanımdan. Ben de sabah internette takılmak için kapadım gözlerimi.

İnanılmaz bir şey oldu bugün! Bana bir kalp bulundu! Sanırım tekrar yaşamaya başlayabilirim artık. Durun anlatayım hemen: Sabah bok gibi geçmişti ancak akşam odama doktor geldi. Bana çok çok iyi bir haberi olduğunu söyledi. Uygun bir kalp bulmuşlar bana. Kalbin sahibi yirmi sekiz yaşında, esmer, yakışıklı ve kariyer sahibi. Türkiye’nin en çok çalışan kurumunda müdür: İnternet sitesi yasaklama üst kurulu. Düşünsenize, saatte ortalama beş bin site kapatan bir kurulun başındaki kişinin kalbi bana uygunmuş! Üç gün sonra gelecek ve tanışacağız. Eğer gerekli biyolojik testlerden geçersek kalbini bana nakledecekler. Böylece benim yeni bir kalbim olacak ve yeni bir hayata başlayabileceğim yeni sevgilimle.

Aşk! Senin biyolojik değil de duygusal olduğunu düşündükleri dönemde ne kadar değerliymişsin sen! Şimdi birine ‘âşık olmak’ için kalbinin uyuşması ve doku transferi gerekiyor. Üstelik o aşk biterse giden kişi kalbini de almış oluyor. Tek kişi yaşanamıyor aşk denen illet. İnsanoğlu duygularını o kadar hızlı tüketti ki geçen senelerde; artık aşk, sevgi, merhamet gibi şeyler doku ve duygu transferleriyle mümkün olabiliyor ancak. Yüzlerce yıl önce bir şair yazmış, ben de onunla bitireyim blog’umu: “Ah minel aşk! Aşkıyla beni kör eden!”

Bekle beni kalp, geliyorum!