14 Temmuz 2009
dipnot
hani hep diyorlar ya, "ankara'nın en güzel yanı istanbul'a dönüşüdür" diye -ya da öyle bir şeyler, cümleyi düzgün kuramadım-, işte o önerme kesinlikle doğru. şüphe götürmeksizin.
sitem edicem
-ben ki pek fazla aramam insanları, genelde telefonu zır zır öten tarafımdır- aradığım insan bana dönmeyince üzülüyorum. hele de o kişiyle aramda bir arkadaşlık hukuku varsa. insan çok sevdiklerinden sevgisinin ya da ilgisinin karşılığını alamayınca çok kırılıyor.
ve benim kalbim çok kırıldı.
-davos esprisi yapan bünyeleri dövme isteği uyanır içimde, bu yazacaklarımı o meseleyle ilişkilendireni mahvederim-
daha da aramam seni! bir insan mütemadiyen kaybetmez "telefon numaramı". ya da mütemadiyen bozmaz "telefonunu". bu kadarını bilecek kadar görmüş geçirmişliğim var. hayır, sana bozulmuyorum, muhtemelen buradan hiç haberin filan da yok, sadece çok çok kırıldığımı söylemek istiyorum. (ama onu bile söylemek istemiyorum çünkü ne mesaj, ne arama, ne e-mail ne de msn aracılığıyla seninle iletişim kurmak istiyorum.) (ne...ne bağlacı ile olumsuz çekimli fiil kullanılmaz, bağlaç zaten olmusuzluk anlamını taşıyor, belirteyim aman aman)
by the way, ankara'dan nefret ediyorum.
düşünce balonu
"şu an ne yaptığını merak ettiğin biri var mı?"
"hayır, yok. o aşkın emaresi. birilerini özlediğinin ifadesi. ve ben ne aşığım, ne de birilerini özlüyorum."
"anladım."
"senin kimi düşündüğünü biliyorum."
....
her gün onu göreceğim. her gün onunla konuşma fırsatım olacak. her gün kantinden çıkarken karşılaşacağız. gibi.
hissediyorum. şu günlerde okula ve derslere ve saireye katlanmamın bir sebebi varsa, o da o.
04 Temmuz 2009
Eoehh
Eskiden "sözlük" e girdiğimde "günün başlıkları" bölümündeki ilk elli başlığın yirmisi anket olmazdı. Kalan otuz başlığın altısı yazar nicki, kalan 24 başlıktan on ikisi tırt gazete manşetlerinin sözlüğe taşınmış, altına özensiz linkler verilmiş halleri, kalan on iki başlığın yedisi saçma "aşk" "seks" "kezban" "orospu" "bir bok" kelime/kelime gruplarını içeren başlıklar olmazdı. Kalan beşine de "umarım işe yarar bir şeyler vardır" umuduyla tıklamak zorunda kalmazdım.
---------
Yüzdelerle ifade edelim:
40% anket
12% nick altı
24% gazete manşeti
14% tespitimsi tanımımsı tanımlanamayan başlıklar
10% piyango bana çıkar mı ki? umuduna benzer umutlarla tıklanan başlıklar
Evet, sizlere sevgili "sözlük"ün son halini "tespitlerim" ile aktardım. Hayrını görün.
Şöyle ki
Merhabalar,
"Kim var orada?"
Bu soruyu soran her adam ölüyor tırt Hollywood korku filmlerindeki. Bi' de durmaksızın devrik cümleler kuranları zebaniler gelip götürüyormuş, öyle duyum aldım. Ah, korku filmlerine döneyim. -Kokru yazıp düzeltmem gerekti de- Ben var ya, bu filmlerden nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmiyorum sanırım. (Ah, aslına bakarsan Hugh Grant'in oynamadığı romantik komedileri izlemeyi reddediyorum bir de, romantik komedilerden de nefret ettiğimi söyleyebiliriz sanırım.) Ne diyordum? Korku filmleri. Evet. İnsanın hayat enerjsini emen bazı şeyler var böyle, lanetler bilmemneler filan hiç açmıyor beni. Batıl inançları olan biri değilim, zaten her gün korku filmlerinin çevrildiği bir ülkede yaşıyoruz ya.
Ya bu arada Amanda Abizaid'in (çok da cins bir isim, korkutuyor beni bilhassa soyad) "A place in time"ını dinliyorum. Sürekli aynı şeyi söylüyor çok fena baydım. Ah, sonunda değişti. Bir Nick Cave - Warren Ellis şaheseri çalıyor şu anda. "Moving on".
Niyetim her kelimesiyle, cümlesiyle, paragrafıyla bir bütünlük içinde olan bir yazı yazmaktı, konunun nereye gideceğini asla kestiremesem de, belli bir şeyden bahsedebileceğime inanıyordum, zihnimin o kadar düzenli olduğuna inanıyordum (şu anda). Fakat değilmiş anlaşılan. Gerçi fonda farklı modlarda yığınla şarkı çalması da sebep olabilir saçma sapan şeyler yazmamda. Bilemedim.
Facebook'umu kapattım. Facebook, datebook olmuştu, tacizbook olmuştu benim için. (bu noktada yazarın fıstık gibi bir genç kız olduğunu anlıyoruz) Hayır, üzgünüm, facebook'tan fake hesaplarla atılan güya felsefik mesajlar beni etkilemiyor. Belki gay bir arkadaşınızı etkileyebilirsiniz o mesajla, beyefendi. Ben onlara "alllllerjikim". Gel, bir çay içelim, beraber Bebek'te yürüyelim, derdini anlat. Kimseyi ısırmadım şimdiye kadar. Bir de yüz vermediğim zaman takındığın "küçük dağları ben yaratmıştım zaten, senin de aslında aman aman bir güzelliğin yok" tavrına ne demeli? (beş dakika önce "çok güzelsin" diyordun, hatırlatırım!) Korkma, şimdiye kadar kimseyi "beni beğendiği için" (dikkatini çekiyorum, "benden hoşlandığı için" ya da "bana aşık olduğu için" demiyorum) rencide etmedim, hiçbir erkeği "bak işte şu çocuk" diye -zaten az sayıda olan- kız arkadaşlarıma ifşa etmedim.
Neyse, sevgilerimi sunuyorum. Yazı bir şeye benzemiyor, zaten blog yazmanın esas amacı da saçmalamak değil mi? Bana öyle geliyor da. Özgürce atıp tutabileceğim bir mecra olması çok güzel.
03 Temmuz 2009
23 Haziran 2009
İki kişilik yatağın ucunda yatmak
Ben yapıyorum bunu. Hem de ısrarla. Yayılmadan, yanımda biri varmış da ezmekten korkuyormuşum gibi filan. Nedendir bilmiyorum, kocamaaaan iki kişilik bir yatakta yatmaktan korkar oldum. Çünkü aslında yataktan düşmekten korkuyorum. E tabi o kadar kocaman alan olunca insan biraz deli yatıyor. (O yüzden iki kişilik yatakta tek kişi yatmaya alışmış kimseyle uyumam. Dövülmekten beter oluyor insan çünkü.)
Dün gece, mevzubahis iki kişilik yatakta tek başıma yatarken (korka korka) yatarken kolum aşağı düşmüş. Sabaha karşı gözlerimi açmadan uyandığımda (bkz. yatak keyfi) öbür tarafa dönmek istedim, dönemedim. Tekrar denedim, dönemedim. Hayırdır dedim, gözümü açtım. Sağ kolum aşağıdaydı. Evet, benden ayrılmış bir yığındı sanki. Gözlerimi yeniden kapadım. Sol elimle aşağıdaki elimi kaldırdım, yatağa koydum. Sonra, sol elimle tekrar sağ kolumu yukarı, elli santim kadar yükseğe kaldırdım. Bir süre bekledim. Kan dolaşımım normale dönene kadar "ya kangren olduysam? (ne alaka kangren) ya kolum çalışmazsa?, sol elimle yazamam ki ben, ne yapacağım?, okula da gidemem böyle!" sancıları çektim.
Bu yazıyı iki elimle yazıyorum. Kolum normal çalışıyor, şükürler olsun. O değil de insan uyku sersemiyken çok daha fena korkuyormuş böyle şeylerden. Allah düşmanımın başına bile bu korkudan vermesin.
19 Haziran 2009
İtiraf edeyim.
şimdi fark ettim, şu "itiraf edeyim" kalıbını çok seven bir insanım. hayatımın hiç de itiraflarla dolu olmadığını da düşündüğüm zaman, komik geliyor. galiba itiraf ettiğim şeyleri neden itiraf ettiğimi bilmiyorum. ya da fazla kapalı kutu muyum nedir, itiraf olmayacak şeyleri bile itiraf zannediyorum.
galiba ketum biriyim. aaa. itiraf edeyim.
ne çok "itiraf" geçti. hayatımda ilk defa böyle bir cümle kuruyorum. (bunu da itiraf edeyim mi?)
üzgünüm, espri yapamadığımı daha önceki postta belirtmiştim. =)
15 Mayıs 2009
Şaşkınlık
İçimde bir tuhaflık vardı sanki. Hani iki gün doğru dürüst uyku uyuyamazsın, zaman mefhumun gider, bulunduğun yeri şaşırırsın, yapman gerekenleri unutursun filan da üzerine bir sersemlik oturmuştur, kendi kendine şaşarsın ya, işte aynı öyle bir ruh halindeydim. Sonra düşündüm: Son iki günde gayet iyi uyumuştum - minimum altı saat - ve yaptığım öyle aman aman mühim, hayati bir iş de yoktu. Ders çalışmamıştım, yazı yazmamıştım, çıkıp gezmemiştim ya da herhangi bir konuda strese girmemiştim (hayatımdaki stres kaynaklarını birer birer kendimden uzaklaştırdığımı söylemiş miydim?) veya kötü bir haber alıp üzülmemiştim de. Yalnızca ben, aklımda dolanan bin bir düşünce, gizlemeye çalıştığım hafif dalgınlık halleri filan... Belirli bir sebebi yoktu durgunluğumun. Her zamankinden çok kahkaha atarak gideriyordum, yok etmeye çalışıyordum. Doğrusu bu.
Az önce mutfağa gittim, oturdum. Şöyle bir baktım dışarı. Beşiktaş'ın ışıkları, uzakta Kız Kulesi. Sonra birden, o sırada bulaşık makinesini boşaltmakta olan ev arkadaşım dedi ki "Farkında mısın, günler ne çabuk bitiyor".
"Evet," dedim." Galiba kıyamet böyle bir şey."
"Dünyanın sonu mu geliyor acaba?"
"Bilmem. Neden bilmiyorum, ama zaman sanki hızla akıp gidiyor."
"Hatırlıyor musun, daha dün Eylül'de gelmiştin okul başlayacaktı hani, yemeğe gitmiştik Beşiktaş'ta bir yere."
"Evet hatta üzerimde ne olduğunu bile hatırlıyorum, kırmızı mavi ince çizgili keten gömleğim, boynumda kırmızı bir fular, üzerimde de mavi hırkam vardı."
"Yanımızda oturan çift vardı bir tane. Çocuk sana baktı diye kız kalkalım burdan diye tutturmuştu, hatta bir de sen birini görmüştün de hangi dizide oynadığını düşünüp durmuştun."
"Hala düşünüyorum, hatırlayabilmiş değilim."
"Dokuz aya yakın bir zaman geçmiş üzerinden."
"Yılbaşını hatırlıyor musun ? Hani ikimiz de hastaydık da götürmemişti Önder bizi eve, sonra kadının biri Sarıyer'e bırakmıştı da yolda 'Sadece kendiniz için yaşayın' diye öğüt vermişti."
"Evet, ne çok zaman geçmiş üstünden değil mi?
"Ya hatırlıyor musun daha yeni gelmiştim İstanbul'a üniversiteye başlayacaktım!"
"Ya sorma yaa..."
"Hatta Tansaş'ın önünde valizin üstünde oturuyordum."
"Evet ben seni aşağıda üst geçidin orda bekliyordum sen yukardaydın, beni görünce gülmüştün..."
"Evet yaa..."
"Ay yeter bu kadar nostalji."
Yalnızca bana öyle gelmiyormuş. Zannediyordum ki her şeyi içimde çok fazla hissederek aşırı yoğun yaşadığımdan ya da gerekenden fazla düşündüğüm için bazen, zamanım bu kadar çabuk geçiyordu. Bir tek ben yokmuşum ki bir önceki gününü hatırlamaz hale gelen! Dün ne yediğimi sorsan, söyleyemem. Hayır, düşündüm de, söyleyebilirim! Ama bunun için hafızamı zorlamam gerekiyor. Ya da sorsan ne yaptın, ne gittin, hatırlamakta güçlük çekerim. Hatırlarım ama, ayrıntılarını da zihnime yerleştirdiğimi üç beş ay sonra fark ederim.
Bugün ne yaptım? Baktığında çok şeymiş gibi. Ama değil. Kalktım, duş aldım, okula gittim, Kimya dersine girdim, Matematiğe girdim yarısında çıktım, oturdum kantinde kitap okudum, son laboratuvarıma girdim, oradan Füruzan söyleşisine girdim, oradan tekrar kantine gittim, oturdum iki saat daha. Ereğlili bir arkadaşım daha okuldaydı, onunla lafladım. Eve döndüm. Bilgisayarı açtım, kapadım. Yemek yedim. Bilgisayarı açtım, kapadım. Film izledim. Bilgisayarı açtım, kapadım. arkadaşımla yukarıdaki konuşmaları yaptım. Bilgisayarı açtım, şimdi de bunu yazıyorum. Ve bir yandan da düşünüyorum, sağda solda okuduklarımdan, az buçuk duyduklarımdan ibaret "kıyamet" bilgimi bu noktada sınıyorum: "Zamanın hızla akıp gideceği" bilgisi de o duyduklarımdan değil miydi? Evet, onlardandı. Ne kadar biliyorum ki? Neredeyse hiçbir fikrim yok. Yakında ölecek miyiz acaba toptan? Asla bilemeyiz. E o zaman, şimdi ne yapmamız gerekiyor? Bilemiyorum. Bildiğim, korktuğum. Ölmekten korkuyorum.
Şimdi böyle bir yaşta, böyle bir durumda ölümü düşünmenin anlamsız olduğunu haykıranları duyuyorum. Evet, katılıyorum, anlamsız. Ama belki de anlamlı olmalı. Hayatının aşkını bugün bulduysan, bugün onunla olmalısın mesela. Yarın var mı ki? "Her günü son gününmüş gibi yaşa" mottomuz olmuşsa, neden her şeyi erteleyip duruyoruz ki? Yani XY XX'den hoşlanıyorsa neden bunu o an söylemiyor? Neyi bekliyor gelsin diye? XX onu bekliyor, XY onu bekliyor. Kim kime gidiyor ki? Off of. Felsefe yapmaya çalışmıyorum. Hatta şu son dönemde derin derin konuşup veciz sözler söyleyen insanlardan nefret ediyorum. Benim tek bir cümleyi uzun uzun düşünecek zamanım kalmamış ki, kendi işlerime yetişemiyorum, neyin çözümlemesini yapayım, ne gerek var? "Aşkın bık bık motomotigulubililiği" yazısını okudu, kavradı bizim saf, ne oldu peki? Gidip kıza çıkma teklif edebildi mi ? Hayır. Pratikte işe yaramayan bilgiyi sırf yeni sinapslar yaratmak için zihnimize doldurmak saçma değil mi?
Zaman çok hızla akıp gidiyorken, harcadığım zamanın hesabını bile yapamıyor bir hale gelmişken,
Cümlemi bitiremiyorum. Dikkatim dağıldı.
Az önce mutfağa gittim, oturdum. Şöyle bir baktım dışarı. Beşiktaş'ın ışıkları, uzakta Kız Kulesi. Sonra birden, o sırada bulaşık makinesini boşaltmakta olan ev arkadaşım dedi ki "Farkında mısın, günler ne çabuk bitiyor".
"Evet," dedim." Galiba kıyamet böyle bir şey."
"Dünyanın sonu mu geliyor acaba?"
"Bilmem. Neden bilmiyorum, ama zaman sanki hızla akıp gidiyor."
"Hatırlıyor musun, daha dün Eylül'de gelmiştin okul başlayacaktı hani, yemeğe gitmiştik Beşiktaş'ta bir yere."
"Evet hatta üzerimde ne olduğunu bile hatırlıyorum, kırmızı mavi ince çizgili keten gömleğim, boynumda kırmızı bir fular, üzerimde de mavi hırkam vardı."
"Yanımızda oturan çift vardı bir tane. Çocuk sana baktı diye kız kalkalım burdan diye tutturmuştu, hatta bir de sen birini görmüştün de hangi dizide oynadığını düşünüp durmuştun."
"Hala düşünüyorum, hatırlayabilmiş değilim."
"Dokuz aya yakın bir zaman geçmiş üzerinden."
"Yılbaşını hatırlıyor musun ? Hani ikimiz de hastaydık da götürmemişti Önder bizi eve, sonra kadının biri Sarıyer'e bırakmıştı da yolda 'Sadece kendiniz için yaşayın' diye öğüt vermişti."
"Evet, ne çok zaman geçmiş üstünden değil mi?
"Ya hatırlıyor musun daha yeni gelmiştim İstanbul'a üniversiteye başlayacaktım!"
"Ya sorma yaa..."
"Hatta Tansaş'ın önünde valizin üstünde oturuyordum."
"Evet ben seni aşağıda üst geçidin orda bekliyordum sen yukardaydın, beni görünce gülmüştün..."
"Evet yaa..."
"Ay yeter bu kadar nostalji."
Yalnızca bana öyle gelmiyormuş. Zannediyordum ki her şeyi içimde çok fazla hissederek aşırı yoğun yaşadığımdan ya da gerekenden fazla düşündüğüm için bazen, zamanım bu kadar çabuk geçiyordu. Bir tek ben yokmuşum ki bir önceki gününü hatırlamaz hale gelen! Dün ne yediğimi sorsan, söyleyemem. Hayır, düşündüm de, söyleyebilirim! Ama bunun için hafızamı zorlamam gerekiyor. Ya da sorsan ne yaptın, ne gittin, hatırlamakta güçlük çekerim. Hatırlarım ama, ayrıntılarını da zihnime yerleştirdiğimi üç beş ay sonra fark ederim.
Bugün ne yaptım? Baktığında çok şeymiş gibi. Ama değil. Kalktım, duş aldım, okula gittim, Kimya dersine girdim, Matematiğe girdim yarısında çıktım, oturdum kantinde kitap okudum, son laboratuvarıma girdim, oradan Füruzan söyleşisine girdim, oradan tekrar kantine gittim, oturdum iki saat daha. Ereğlili bir arkadaşım daha okuldaydı, onunla lafladım. Eve döndüm. Bilgisayarı açtım, kapadım. Yemek yedim. Bilgisayarı açtım, kapadım. Film izledim. Bilgisayarı açtım, kapadım. arkadaşımla yukarıdaki konuşmaları yaptım. Bilgisayarı açtım, şimdi de bunu yazıyorum. Ve bir yandan da düşünüyorum, sağda solda okuduklarımdan, az buçuk duyduklarımdan ibaret "kıyamet" bilgimi bu noktada sınıyorum: "Zamanın hızla akıp gideceği" bilgisi de o duyduklarımdan değil miydi? Evet, onlardandı. Ne kadar biliyorum ki? Neredeyse hiçbir fikrim yok. Yakında ölecek miyiz acaba toptan? Asla bilemeyiz. E o zaman, şimdi ne yapmamız gerekiyor? Bilemiyorum. Bildiğim, korktuğum. Ölmekten korkuyorum.
Şimdi böyle bir yaşta, böyle bir durumda ölümü düşünmenin anlamsız olduğunu haykıranları duyuyorum. Evet, katılıyorum, anlamsız. Ama belki de anlamlı olmalı. Hayatının aşkını bugün bulduysan, bugün onunla olmalısın mesela. Yarın var mı ki? "Her günü son gününmüş gibi yaşa" mottomuz olmuşsa, neden her şeyi erteleyip duruyoruz ki? Yani XY XX'den hoşlanıyorsa neden bunu o an söylemiyor? Neyi bekliyor gelsin diye? XX onu bekliyor, XY onu bekliyor. Kim kime gidiyor ki? Off of. Felsefe yapmaya çalışmıyorum. Hatta şu son dönemde derin derin konuşup veciz sözler söyleyen insanlardan nefret ediyorum. Benim tek bir cümleyi uzun uzun düşünecek zamanım kalmamış ki, kendi işlerime yetişemiyorum, neyin çözümlemesini yapayım, ne gerek var? "Aşkın bık bık motomotigulubililiği" yazısını okudu, kavradı bizim saf, ne oldu peki? Gidip kıza çıkma teklif edebildi mi ? Hayır. Pratikte işe yaramayan bilgiyi sırf yeni sinapslar yaratmak için zihnimize doldurmak saçma değil mi?
Zaman çok hızla akıp gidiyorken, harcadığım zamanın hesabını bile yapamıyor bir hale gelmişken,
Cümlemi bitiremiyorum. Dikkatim dağıldı.
03 Mayıs 2009
Hey You
Nerelerdesin her neyse?
Yoksa burayı bu şekilde basit bir dumanla haberleşme aracı olarak mı kullanmalıyım?
Yaz! Yaz! Yaz! ve hatta kış!
Lanet olsun yapacağım espriye.
Yoksa burayı bu şekilde basit bir dumanla haberleşme aracı olarak mı kullanmalıyım?
Yaz! Yaz! Yaz! ve hatta kış!
Lanet olsun yapacağım espriye.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)