itiraflar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
itiraflar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Mart 2009
Kanepe Tartışması
Şimdi bir daha düşündüm de, ben bu işlerden anlamıyorum. Az önce "Senden hiç iyi sevgili olmaz" eleştirisini aldım. Biraz ağır geldi. Niçin öyle diyorlar bana, anlamıyorum. Halbuki ben çok olgun ve anlayışlı bir insan olduğumu düşünüyordum... Öyleyim de. Bir kusurum var ama. Dokunmayı sevmeyen bir insan olabilir mi ? Benim o işte. Galiba o yüzden diyorlar. Sevgilim ayağını kucağıma uzatmak istediğinde buna itiraz etmemeliymişim. Tartışma konusu oldu resmen. Evet, bir ayak bacağıma değince hoşlanmıyorum. Birinden ayrılmak istediğimde kavgayı "Kanepede yatarken ayaklarını bacaklarıma sürüyorsun" diyerek çıkaracağım ve son noktayı öyle koyacağım. Evet, bu da bir sonraki hedefim olsun... Yoksa elbette, sevgilimin ayaklarına canım feda. Yanlış anlaşılmalara mahal vermeyeyim. Bu yazıyı "Sen uzaktan sevilmek için yaratılmışsın kızım, boşuna uğraşma, çok sevsen de ulaşılmaz kalmak için istemezsin seni seveni." diyen bir insan var, bir nankör, ona adıyorum...
20 Mart 2009
Loop
Sabahtan beri kaçıncı oldu, bilmiyorum, o kadar çok dinledim ki:
Dance Of The Bad Angels - Booth and the Bad Angel.
Az sonra çıkıp uzun bir yürüyüş yapacağım, kulağımda bu şarkı ile.
"I long to loose myself inside your skin.."
19 Mart 2009
Ben
Günüm çok yorucu geçti. Bünyem fazla mı zayıfladı yine, yoksa bir gün içine sığdırdığım yüzlerce iş katlanıp binlere mi ulaştı, bilemiyorum. Fikir değiştirdim, biliyorum: Bünyem zayıf. Çünkü haftalardır her günü aynı geçiriyorum: Okula git, eve gel, çantayı yere at, bilgisayarı aç, mail, facebook ve bilumum hesapları kontrol et, bir şeyler oku, "yine ders çalışmadım" diye hayıflanarak, "yarın kesin çalışacağım" diyerek uyu. Aah, uyumak için bile protokol lazım, kim ister gözleri kapanıp başı önüne düşerken banyoya gidip, yüz göz temizleyip, diş fırçalayıp, pijama giyip yatağa gitmeyi ? Son derece nahoş.
Ben aslında koca bir günü pijamasıyla, kapıdan dışarı adım atmadan geçirebilecek bir insanım - ki zaten son dönemde sıklıkla yapar oldum bunu - ama cık cık, her zamanki gibi "işleri kuralına uygun yapma alışkanlığım" "aklıma eseni yapma arzularım"ın önüne geçiyor.
Şimdi bunu niçin dedim, bilmiyorum. Birkaç gündür burada yalnızım, ve şuna karar verdim: YALNIZ KALMAK BERBAT ! Evet. Ama yalnız olmayabileceğini bildiğin zamanlarda yalnız kalmak. Belirteyim. Zaten kendi başınaysan ve bunu değiştirme imkanın yoksa, o zaman kendinle baş başa kalmaktan zevk almaya çalışabilirsin. O mübah bak.
On dokuz yaşındayım ve kendimi bazen çok büyük hissediyorum. Bazı şeyleri yapamayacak kadar büyük. Ama yaşımın bir parka gidip salıncakta sallanmaya engel olacak kadar fazla olduğunu hiç sanmıyorum. Geçenlerde bir arkadaşıma dedim, "Parka gidelim, haydi, değişiklik olur, stres atarız!" Bana "Bunu önerdiğine inanamıyorum, yaşımız kaç, başımız kaç?" dedi. O an içimde uyanan o kişiden millerce uzaklaşma isteğini zorla bastırdım, zira esasında çok sevdiğim bir insandı kendisi. Ama bugün kendimi çok da küçük hissettim: Yani ben zaten ne biriktirdim ki hayat ve saire konusunda ahkam kesebilirim? Can Dündar yeni bir programa başlamış, "Canlı Gaste" diye. İşte ona bugün Hakkı Devrim konuktu ve bir şeyler, bir şeyler dedi, ardından "Rahmetli ile bir gün baya tartışmıştık bu konuyla ilgili, altmışlarda filan". O an - kesinlikle konuyla alakası yok - önce bir "eheh" gülüşü, ardından "eheheheh" gülüşü, ardından "ahahahahahahahahahah" gülüşü geldi. Kendime hiç bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum.
Her neyse. Konuma döneyim. Aslında konuya değil de, başlığa: Bu blog yazma işi kadar bencilce bir şey yok, ona kanaat getirdim. Biz sevgili, orada olmayan okuyucularımız için değil, kendimiz için, kimsenin yazmayacağı şeyler için buralarda takılacağımızı söyleyip duruyoruz, üzerine geyikler de çeviriyoruz filan ama, bugün tamamıyla anladım, gerçekten bencilce davranıyoruz. Diğer yazar beyi bilmem ama ben çok bencilce davranıyorum. Bak, her cümlemi "ben" formunda kuruyorum. Çünkü hayatımda farklı bir şey yok aslında "ben"den başka - ki o da yeterince değişken aslında. Garip bir şey.
Biraz zihnim dağınık, son derece farkındayım. Bilinçli olarak yaptığım bir şey değil, aklımdaki onlarca şeyin gönüllerince takılmalarına izin vermek - evet, düşüncenin de bilinci var, orası kesin, zihin katman katman, tetra pak kutuları gibi (ne alakaysa) - ve ben o bilinçli şeyleri kontrol edemiyorum. Saçma benzetmelerimi sevenler var, bunu biliyorum - ki bu insanlar, o benzetmeleri saçmalıktan çıkartıp bir mantık çerçevesine oturtmamı sağlıyorlar. Hepsine buradan teşekkür ediyorum. Biraz daha devam edip Oscar törenlerine yaraşır bir monologa çevireceğim yazımı. Vazgeçiyorum o yüzden, ve bu konuyu kapatıyorum.
Eklem ağrılarım son günlerde dayanılmaz bir hal aldı. Hava durumunu düzenli olarak rapor ediyorum arkadaşlarıma, ve her gün, bir öncekinden daha net bir tahminde bulunabilmek beni çok üzüyor. Biraz okudum araştırdım. Romatizmal ağrıların - türüne göre değişiyor elbette - kalp üzerinde de etkisi oluyormuş. Hastalık hastası değilim ama, zaman zaman gelen sıkışmalarımın nedenini de merak ediyorum. En kısa zamanda bir doktora görünmeliyim sanırım...
18 Mart 2009
tribute to mortifera
Mortifera,
durum, sandığın gibi değil
ama son iki senedir
her gün okundu entrylerin
tarafımdan
ve etkilenmemek elde değil
üslup açısından.
Geçenlerde gördüm seni
tam tahmin ettiğim yüz ifaden,
yürürken dört leventte
ama biraz da yardım aldım
upside down fotoğrafından
itiraf edeyim.
Komik adamsın karizmasın filan ama
anlamıyorum bu aralar yazdığın entrylerden bir şey
ne olur, yine eskisi gibi yaz
stumbleupon tespitin filan
canımı sıktı
çünkü ben stumbleupon kullanmıyorum.
Bir de şu şiirlerin yok mu,
işte onlardan yazmaya devam et sen
insanlar seni taklit etmeye bayılıyor.
Ve aşk başlığına da sakın entry girme
ben açıp okumadım bir entry bile ordan
ya da okumuşumdur
ama sayısı da maksimum dokuzdur.
Dokuz bile değil, üçtür.
Evet, tam olarak üç.
Ciddiyim.
Bir de diyalog entrylerin
işte onlar benim kocaman gülümsemelerim
iyi ki yazıyorsun onları da
bir de otisabi var onu çok severim,
ama ona çok ağır üsluplu filan bir şeyler yazmam gerek
öyle hissetmekteyim.
Şimdi böyle ben de taklit ediyormuşum gibi oldu
ama dedim ya
üslup üslubu etkiliyor.
Sanma ki yüzeysel bir insanım,
kesinlikle değilim
o yüzden ciddi konulara girmiyorum.
Devrik
Devrik cümleler cümleler istedim
Kurabileyim insanların yanında
Beceremedim, modum düştü.
Annem der hep,
"Kızlara yakışmaz
fevri ve kaba hareketler."
Fazla titizlendim ben de,
çenem düştü.
Çenem düştü derken, bugünlerde.
Yoksa ben zaten çok konuşan biri değilim
Zaten tanıştığım bir akranıma haftalarca "siz" diye
hitap ettiğim olmuştur, o derece.
Şimdi kanka modundayız o insanla, o da ayrı mesele
her neyse.
İsterim ki her genç kız güzel ve formda
Her genç erkek yakışıklı ve kaslı doğsun
Ama herkes o kadar şanslı olamıyor
bu sığ şiirleri yazma yeteneğinin
bünyemdeki miktarı kadar yani.
safçana bir kız
Ben
fazlaca garip
bir aşka tutuldum.
Öyle ki
uyuyamıyorum
istesem de.
Der misin sen de
"Safsın, bilemezsin hem de
ne kadar.
Böyle olduğun günler
geçecek elbette.
Ama saflığın
İşte o senin en büyük artın."
Şimdi isterim ki lütfen
çektir git
kırıcı şeyler söylemeden ben,
sevgili iç sesim.
16 Mart 2009
Bridgehead
"If substituents are present, we number the bridged ring system beginning at one bridgehead, proceeding first along the longest bridge to the other bridgehead, then along the next longest bridge back to the first bridgehead. The shortest bridge is numbered last."
Ve ben iddia ediyorum, Kripton'dan geldim.
15 Mart 2009
Beceriksiz
Geçtim mutfağa, kendime yiyecek bir şeyler hazırladım. Bunu yaparken teflon tava, tahta kaşık, bıçak, sosis, domates sosu ve tereyağı kullandım. Büyük bir hevesle annemi arayıp "Anne, inanamazsın, kendime sosis kızartıyorum !" dediğimde "Nasıl yaptın ?" sorusunu duydum. Tarif ettim, "Su ekledin umarım, azıcık" dedi annem. "Öyle mi gerekiyordu ?" Öyle gerekiyormuş.
Sosisler azıcık yandı, ama olsun. Fıstık gibi akşam yemeği oldu.
Yalnız yaşamak o kadar da fena bir şey değil, mutfakta deneysel takılıp evi ateşe vermediğin sürece...
14 Mart 2009
Yan Etkiler
Bir itiraflar silsilesinin olmayacağını umarak başlıyorum...
Yapmam gereken yığınla işim olsa bile, eğer istemiyorsam, yapmaz oldum hiçbir şey. Hani öyle ki, olduğum yerden kalkıp su almaya gitmenin bile zor geldiği şu günlerde yalnızca üç şeyi düşünüyorum: Yaklaşan organik kimya sınavı, math 102 sınavı ve platonik aşkım. Başka şeyler de var tabi, ama aklımın yüzüme bir şeyler yansıtan kısmını bu konular işgal ediyor.
On sekiz yaşımı doldurduğum gün dünya farklı bir forma bürünmedi. Üniversiteye başladığım gün üzerime giydiğim kazağı 3 kez daha giydikten sonra - evet, gerçekten 3 kez daha giydim - dolabımın karanlık köşelerine ittim. Çok beğenerek aldığım gözlüğümden kurtulmak için harçlığımın geleceği günü bekliyorum. Sırtım fena halde ağrısa bile bilgisayarımı yerde kullanma alışkanlığımdan vazgeçemedim. Annem aradığında "çalışıyorum işte, ne yapayım" dedim ve yalan söyledim, pişmanlığı bir türlü geçemedi. Göz numaram bile senelerdir ilerlemedi. Beni uzun zamandan sonra gören herkesin dediği "sen ne kadar pozitif bir insan olmuşsun, çok iyi gördüm seni" türünden sözlere inanmak istesem de inanamıyorum. Daha doğrusu bundan korkuyorum. Değişmiş olmak düşüncesi beni ürkütüyor. Ama gülümsemeden duramıyorum !
Birinden hoşlanmanın bünyede yarattığı iki yönlü değişim var: Ya biraz daha karamsarlaşıyorsun, ya da iyice enerjik, coşkulu bir insan olup çıkıyorsun. Çok fena bir durum bence. Modumun hava durumuyla son derece ilişkilendirilebilir olduğu şu günlerde bir görünüp bir kaybolan güneşe kızgın olduğum kadar, sabah yağıp öğleden sonra gidiveren yağmura da tepkiliyim. Beni bukalemuna çevirdiği için memnundur herhalde Doğa Ana. Bütün bunlara rağmen, kendimi en berbat hissettiğim anlarda bile gülümsemekten kendimi alamayışım, yeni kararsızlıkları da beraberinde getiriyor, ki bu kısmı burada açmak istediğimi sanmıyorum.
Umduğumla sonuç arasında dağlar kadar fark oldu. En iyisi yazmayı bırakayım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)